EFEKENT HABER M...'s profileDELİYANGİNİM4 İŞTE GERÇE...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
January 26 Konuşulan konu EĞER !
Alıntı EĞER ! August 26 sevgiye dair ne varsa ?Düşlerimize yağmur yağıyordu, rüzgar üşütüyordu ellerimizi. Yalan değil, kaçamak sevdalara takıldım yokluğunda bir süre. Olmadı gülüm. Bir araya gelemedik. Düşlerim böyle dağınık değildi eskiden.
Kara bulutlar gibi kümelenip bir yere, acılarım yüreğimde çöreklenmezdi gece yarılarında. Özlemlerim hiç bu kadar uzak olmamıştı gün ışığına. Hasret bu kadar büyümemişti. Şimdi göçebe olmuş yüreğimle her sabah yeni yolculuklara çıkıyorum. Gün ışığına çoğalmış hasretimle hızla kaçıyorum kara ağızlı tünellerin içinden. Umudun türküsünü söylüyorum öksüz bakışlarımla.
August 09 EĞER !EĞER ! O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler, arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer. Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer. Utanılacak bir şey değildir ağlamak, yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık, çalınan birinin kalbiyse eğer. Korkulacak bir yanı yoktur aşkların, insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer. O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses, hiçbir zaman duyulmasaydı eğer. Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar, kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer. Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla, öylesine delice bakmasalardı eğer. Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer. Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin, son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer. Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman, meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer. Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman, beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer. Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla, tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer. O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi, yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer. O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar, son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer. Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri, her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer. Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de, dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer. Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel, namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer. Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından, dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer. Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de, sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer. Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine, kulağına okunacak biri olsaydı eğer. İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de, kartvizitinde 'onca ayrılığın birinci dereceden failidir' denmeseydi eğer. Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar, ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer. Issızlığa teslim olmazdı sahiller, Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer. Sen gittikten sonra yalnız kalacağım. Yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini tutmak isterse... Evet Sevgili, Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu, kim uzanmak isterdi ince parmaklarına, mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer! ! HER ZAMAN İKİ KELAM EDİLESİ DOSTLARIN HATRINIDOSTA MEKTUP
İçim acıyor insan ilişkilerine baktıkça son zamanlarda. Kendimi dipsiz kuyularda hissediyorum.Uçurumlardan atıyorlar beni, lime lime oluyor her bir uzvum. En önemlisi içim acıyor dostum, inan içim acıyor.
Biz çocukken büyüklerimizi dinlerdik sohbetlerinde. O zamandan aklımızda kalıp içimize yer etmiş birçok değerin içinde dostluk kavramının derin bir izi kalmış. Öyle özlemiş, öyle yaşamak istemişiz hep. Sonra dost kazığı, dost vefasızlığı, aman sırrını dostuna söyleme tedirginliği çıktıkça karşımıza şaşırmışız. Acaba eskiler yanlış şeyler mi anlatmış bize, yoksa biz mi eksik anlamışız bilemiyorum.
Bir zamanlar erkeklerin kapatmalarına dost dendiğini öğrendiğimizde şok yaşamıştım. Bu nemene dostluktu? Sonra dilde pelesenk oldu dostum hitabı. Ben dostu iyi günde de, kötü günde de yanımda olan, benimle gülüp benimle ağlayabilen kişi olarak düşündüm hep. Dost senin acılarınla acı çekebilen, senin mutluluğunla mutlu olandı oysa. Dost tereddütsüz teslim olabileceğin, içini açabileceğin insandı.
Bir dosta yazdığım şu satırları hatırlıyorum da nasıl farklı yorumlardayız toplumda hepimiz, bir daha anlıyorum.
“Günümüzde gerçek bir dost bulmanın zor olduğunu biliyorum. Gerçek dost ki: satılmayacağına inanarak sırrını, derdini, sevincini bölüşebilirsin. Başını göğsünde dinlendirebilir, omuzunda utanmadan ağlayabilirsin. Hiçbir art niyet beslemeden ellerini tutup pozitif enerjisini alabilirsin. Belki çok zor şimdilerde ama eğer hislerim beni yanıltmıyorsa sen omzunda ağlanabilecek bir dostsun, bu da benim için bir kazançtır ve iyi ki varsın sevgili dostum.”
Böyle yazmıştım o dosta, böyle düşündüğüm, böyle inandığım için. Ona gönlümün tüm açık gizli yanlarını açtım. Onunla bölüştüm sıkıntılarımı, sevinçlerimi. Onu yanınmda, kendimi onun yanında bulmaktan hep mutluluk duydum.
Kim söylemişse “çok muhabbet tez ayrılık getirir” diye söylemez olaymış. Sanki bu deyişi ispatlar gibi yitirdim onu aniden. Öyle anlamsız, öyle alelacele ve öyle anlayıp dinlemeden sonucunu beklemeden yitirdim onu. Dostu bulmak zor ama dostluğu korumanın da ondan daha zor olduğunu bir kez daha anlamış oldum. İçimin kanaması bundan. Bundan günlerdir gülmek gelmiyor içimden. Bir yanım eksik gibi. Bir şeyler kırılıp döküldü toplayamıyorum.
Böyle olmamalıydı güzel dostum böyle olmamalıydı. Büyük sevgiler, köklü dostluklar basit duygusal kararlara bir anda kurban edilmemeliydi aslında.
Para-pul, şöhret, unvan, geçmiş hiçbir şey bir dostun üç dakikalık sohbetinden daha önemli değil aslında. Günümüzde sabır yok insanlarda, hoşgörü yok, bağışlama yok. Ufak tefek noksanları görmezden gelme alışkanlığı yok. Meziyetleri abarttığımız gibi hataları da abartmakta aşırıya kaçmışız. Geri dönüş yollarını en başından tahrip etmeyi marifet saymışız. Oysa hayat öylesine kısa, zaman öylesine değerli ki kaybetmek akıl kârı değil.
İşte böyle zamanlarda tutunacak tek dalım sen gelirsin aklıma. Sana dökerim dertlerimi biraz rahatlarım. Aniden güneş doğar, sen de birlikte doğarsın kararan hayatıma. Ay ışır, sen ışırsın. Gönlüm ateş böceği misali pervane olur sana. Sevgiler büyür içimde sen büyürsün. Özlemler büyür, acılar büyür, umutlar, korkular büyür. Seni solurum her nefeste kanımı yıkayıp kalbime dolarsın yeniden dostluk adına güzellikler adına, sevgi adına.
Böyle kırılgan günlerimde varlığınla bana ışık tutman ne güzel. Sen sevgilere, dostluklara, insanca birlikteliklere örnek olursun adeta.
Hep öyle kal, aziz dostum hep dost kal. İŞTE TÜRKİYENİN GERÇEĞİ HAFIZALARIMIZDAN SİLİNMEYECEK OLAN BU GÖRÜNTÜ?![]() Sibel Eraslan Her tabutun içinde, kıvrılmış yatmış haliyle, kendi oğlumu görüyorum ben… Her bayrağa sarılmış genç vücudun üstüne kapanarak ağlayan anneyle, bir kere daha vuruluyorum can evimden… Yarım kalmış tüm telli duvaklı niyetlerle kendimi ikiye kesiyorum, genç dulların arasında eğilmiş ağlarken, bundan sonra devam edemezmişim gibi geliyor hayata, kahroluyorum… Babasızlık dağ gibi devriliyor üstüme, tabutları küçük elleriyle okşayan bebelerin avucunda atıyor kalbim… Her tabut, kulağımdan eksilen bir annecim sesi, kaybettiğim bebek kokusu… Kucağım, her tabutta biraz daha eksilip, biraz daha üşüyor… Evlat acısı güneşi eritip yakacak bir acı olarak, kıyametimizi koparıyor. Gök ekin biçilmiş gibi… Nefesi çoktan kaçmış genç fidanlar, bir bir yere düşüyor! Kader var elbette kısmet var, yazı, yazgı var ama gel gör ki, ateş düştüğü yerde; kor! Oysa sokaklarda olmasa da yükseklerde başka bir kavga var: ‘’Burası’’ ve ‘’Orası’’ söylenceleri üzerinden devam eden. Halbuki kavga edenler arasından kimsecikler kalmıyor, gençleri yatırdığımız taze kabirlerin başında. Yumruklar sıkılı, kör nefretler nişana hazır, sloganlar, alkışlar, muhtıralar, zirveler, açılışlar, kesilen kurdeleler arasında ‘’buradan’’ ve ‘’oradan’’ söylevlerin havanda dövülen su misali, en yüksek ses tonuyla uçuştuğu bir aralıktan bakıyor anneler… Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar diye boşa dememiş genç ölüler… Genç tabutlar korosu, dünyanın en muhteşem bestesini seslendiriyor susarak ve toprağa yatarak. Sırf biz biraz daha konuşalım, biraz daha gezinelim toprak üzerinde diyerek… ‘’Buradan’’ ve ‘’Oradan’’ ama aslında her halükarda ‘’Uzaktan’’ bakarak, herkes kendi gemisini yürütme derdinde. Dünya bu, gemi yürüyecek elbet. Yürüyecek yürümesine de niçin annelerin çektiği niyetlerden, hep ölüm, hep tabut çıkıyor, talihimize neden hep ölüm yazılıyor anlamış değiliz… Ama anlamamamız kar etmiyor, giden gidiyor işte! Dayak yemesinden korkup, mikrop kapacağından endişe ederek sokağa bile doğru dürüst salmadan, hep ellerinden tutarak büyüttüğümüz çocuklarımız, parklarda tahterevalliye bile düşer diye bindirmediğimiz, kene geçer böcek ısırır diye pikniğe bile salmadığımız, kışın sıkı sıkıya giydirip yazın soğuk su bile içirmediğimiz çocuklarımız, vurdulu kırdılı filmleri seyretmelerini yasaklayıp, hayatlarında bir kere bile silah nedir görmeden büyüttüğümüz evlatlarımız, kırmızı ışıkta geçmeden, çimlere bir gün bile basmadan, otobüste ihtiyarlara yer vererek, bayramlarda el öperek büyüttüğümüz çocuklar … Gün geliyor vakti gelince askere yollanıyor… Düğün alayı gibi davullarla, maşallahlarla askere uğurlanıyor… Üç ay eğitimden sonra cephelere yollanıyor. Hayatında bir tek sinek bile öldürmemiş oğullar, işi gücü adam öldürmek olan çetelerin üzerine yollanıyor… Hak mı bu? İş mi bu? Adalet mi bu? Örtülü Anasını gördüğünüz yerde suratınızı ekşitip, kafanızı çevirdiğiniz, ninesini ‘’sen önce Türkçeyi düzgün konuşmayı öğren’’ diye itelediğiniz, kız kardeşini ‘’kötü örnek’’ ilan ettiğiniz bu Mehmetlerin tabutları ‘’Oradan’’ nasıl görünüyor beyim? Sahi nasıl gözüküyor tabutların rengi ‘’Oradan’’? Ya ‘’Buradan’’ kardeşlerim, buradan nasıl duruyor sıra sıra dizili tabutlar? Birbirini hemen her fırsatta dirsekleyip, işi gücü çekememezlik, işi gücü yorgan kavgası olan ‘’Bura’’lılara ne demeli? Ne paylaşılmaz ne matah bir şeymiş şu siyaset yahu? Duygular, düşünceler, iktidarda veya muhalefette olunca, nasıl da değişirmiş… Ağladığımız veya güldüğümüz işleri dünyanın, üyesi olduğumuz partinin amblemine göre nasıl da değişirmiş… Nasıl da bir nasırlı maske takarmış kazandığımız mevkiler makamlar yüzlerimize… Vay anasına, vaylar dağ gibi düştü anasına, gerisi yalan imiş meğer… Gece yarısı muhtıra yazıp, gündüz vakti insanları sokaklara dökülmeye çağıranlar bilmiyorlar mı ki; annelerin tankı tüfeği yok! Tank da sizde uçak, top, tüfek de… Peki öyleyse niçin durdurmuyorsunuz dökülen kanı? Cumhurbaşkanlığı seçimleri veya diğer siyasi mevzularla uğraşacağınız yerde, işiniz olan işi yapsanıza… Ben bilemem ‘’oradan’’, ‘’buradan’’ hesaplarını, çünkü ‘’ana’’yım…Savaştan değil barıştan, ölümden değil hayattan yanayım… |
|
|